22 Kasım 2009 Pazar

Beşiktaş : 3 – Fenerbahçe : 0 & Nerede Kalmıştık ?

Kazanmak zorunda olan ve beraberliğe razı olan iki takımın maçını izledik dün akşam. Aradaki 7 puan farkı şüphesiz Beşiktaş’ın üzerindeki baskıyı artırıyordu ama Mustafa Hoca yine tecrübesini konuşturarak takımı bu maça zihinsel olarak çok iyi hazırladı. Hafta içinde ne basına yansıyan iddialı bir demeç ne de başta Kazım Kazım olmak üzere Fenerbahçe odaklı medyadan gelen tahriklere bir cevap geldi Beşiktaş cephesinden. Takım üzerindeki bu sakinlik ve kontrol maça da yansıdı ki bu tam da Beşiktaş’ın ihtiyacı olandı. Fenerbahçe’nin oynayacağı her derbi maçı öncesi olduğu gibi medya sistemli bir şekilde ortalığı karıştıracak haberler yayıyor, önce Alex’in maça yetişemeyeceği sonra da Lugano’nun oynamayacağı şeklindeki dedikodularla Mustafa Denizli’nin aklı karıştırılmaya çalışılıyordu. Ancak Mustafa Hoca ne bu söylentilere ne de Daum’un hafta içinde yaptığı 1 puan bize yeter açıklamalarına kulak astı ve takımını sahaya yine bildiği gibi çıkarttı.

Denizli bu seneki tüm önemli maçlarda yaptığı gibi yine defansif bir kadro çıkarttı ve yine yanına en az 3 as oyuncusunu oturtarak sonradan oyunun kaderine müdahale etmeyi düşündü. Dün akşam bu piyango Tello, Tabata ve Nobre’ye vurmuştu. Daum ise Güiza’nın sakatlığından dolayı ileride Kazım’a şans veriyor, savunmada ise yorgun olan Lugano’yu oynatarak bir nevi risk alıyordu. Fenerbahçe’nin geri kalan dizilişinde herhangi bir süpriz göze çarpmıyordu. Bu noktada Daum’a tek eleştirim Kazım’ı tek forvet olarak arkasında Alex ile sahaya sürmesi. Bildiğim kadarıyla Semih’in herhangi bir sakatlığı yok, zaten sonradan oyuna da girdi. Ağır Galatasaray savunması karşısında forvette başarılı olan Kazım’ın Ferrari – Sivok ikilisi karşısında zorlanacağı açıktı, bu yüzden ilk tercih Semih olmalıydı.

Beşiktaş maça hızlı başladı, üst üste ataklar geldi ancak gol gelemedi. Serdar Özkan belki de 15.dakikada yakaladığı o bomboş pozisyonu atsa maç daha farklı bir şekil alabilirdi. Daha sonra oyun beklendiği gibi dengelendi. Fink’in hem Alex’le birebir oynayıp hem hücumda varlık göstermesi Beşiktaş için çok büyük bir artıydı. Ernst’in de aynı şekilde Emre’ye sistemli bir baskı uygulaması hem Emre’yi demoralize etti hem de Fenerbahçe’nin ataklarını başlamadan bitirdi. Bu noktada Fenerbahçe’nin girdiği pozisyonlara dikkat edersek hepsinin Fink’in Alex’i bir anlık kaçırması ve arka kademesinde kimsenin olmamasından kaynaklandığını görüyoruz. Beşiktaş savunması nasıl olsa Alex’i tutmak Fink’in işi diye düşünmüş olacak ki Alex ilk yarıda birkaç pozisyonda Fink’ten sıyrıldığında karşısında kimseyi bulmadı ve rahat bir şekilde pozisyona girdi. Tabii bu noktada ilk yarının sonunda Alex’in direkten dönen frikiğinin de maçın kaderini etkilediğini es geçmemek lazım.

Mustafa Hoca devre arasında ilk hamlesini yapıyor ve Tello’yu Serdar Özkan’ın yerine koyarak Beşiktaş’ın pas trafiğini biraz daha hızlandırmayı hedefliyordu. İkinci yarı da tıpkı ilk yarı gibi karşılıklı ataklarla tempolu bir şekilde başladı. Ancak ilk yarıdan farklı olarak bu kez Beşiktaş golle buluştu. İbrahim Üzülmez’in baştan sona harika bir mücadele gösterdiği maçta sağ ayağıyla asist yapması ve Fink’in de sanki bunca yıllık kariyeri boyunca bu asisti bekliyormuşcasına topa vurması futbol adına ayrı bir güzellikti. Bu andan sonra Emre’nin sakatlığı ve üstüne Daum’un yanlış bir tercihle Vederson’u oyuna sürüp Dos Santos’u önliberoya kaydırması Fenerbahçe için zaten iyi gitmeyen işleri iyice zora soktu. Golden sonra Fenerbahçe ne olduğu anlamadan Bobo sahneye çıkarak maçı kopardı. Bu pozisyonda Lugano’nun ağır kalması ve hiçbir müdahalade bulunamaması da açık bir şekilde yorgunluğundan kaynaklanıyordu. 2.golde her ne kadar asist Tello’nun olsa da pozisyonu yine ceza sahasına kadar getiren isim İbrahim Üzülmez’di. 2-0’dan sonra Mustafa Hoca beklenildiği gibi Yusuf-Uğur İnceman değişikliğini yapıyor ve bu değişiklik Kazım’ın kırmızı kartına kadar takımı defansif bir anlayışa büründürüyordu. Ancak Daum’un Semih ve Özer hamleleri Fenerbahçe’nin hücumdaki pozisyon bulma zorluğuna çare olamıyor üstüne üstlük Kazım’ın gereksiz bir kırmızı kart görmesiyle maç Fenerbahçe için erken bitiyordu. Kazım’a bir paragraf açmakta yarar var. Henüz ne Fenerbahçe ne de Türk futbolunda hiçbir noktada olmamasına rağmen bu kadar havalara girip bu kadar disiplinsiz davranışlar sergilemesine hiçkimse kredi gösteremez. Bu kafayla Kazım 1-2 sene içerisinde kendisini ya İngiltere 2.liginde ya da Sivas veya Kayseri’de bulur. Beşiktaş’ta bir Nouma, bir İlhan Mansız’da ara ara böyle kartlar görür ancak kredileri olduğundan sineye çekilirdi. Kazım’ın bu şekilde bir kredisi yok. Onun Nouma veya İlhan seviyesine gelmesi için daha çok ekmek yemesi gerekir.



Bu dakikadan sonra oyun beklenildiği gibi gidiyor Beşiktaş kontra ataklarla pozisyonlar buluyor ve Mustafa Hoca’nın jokeri Uğur’un açık bir şekilde ofsayttan attığı golle farkı 3’e çıkarıyordu. Bu golde de asist gecenin yıldızı İbrahim’in hanesine yazılıyordu. İbrahim çok ilginç bir futbolcu kariyerinde bazen böyle uçlara çıktığı maçlar oluyor. Bir 3-0lık Barcelona ve Sami Yen’de sağ ayakla attığı golle Beşiktaş’a galibiyeti getirdiği Galatasaray maçları var mesela aklıma gelen. Dünkü maçta bunlardan biriydi. Kaptan kendisinde hala iş olduğunu gösterdi ve Beşiktaş tarihinin yaşayan efsanelerinden biri olduğunu bir kez daha kanıtladı.

Sonuç olarak dün akşam kazanmak zorunda olan taraf kazandı. Fenerbahçe ise hem 3 puanı, hem Emre’yi hem de Kazım’ı kaybetti. Maçtan sonra gazetelere yansıyan başlıklar ise takımın en ufak bir terslikte karışmaya ne kadar müsait olduğunu gösterdi. Fenerbahçe sezon başından beri Alex’in inanılmaz performansı sayesinde iyi kötü kazanarak ilerliyordu. Ancak bu maç gösterdi ki hem oyuncular hem de taraftarlar puan farkına rağmen bir şeylerin ters gittiğinin farkındaymış. Fenerbahçe gerekli dersleri çıkarırsa bu maç onlar için iyi bir uyarı olur, aksi takdirde alınacak bir kötü sonucun ardından gerisi çorap söküğü gibi gelebilir. Beşiktaş için bu skor 3 puandan daha fazlası. Takım adeta üzerindeki ölü toprağını attı, hem İnönü’de Fenerbahçe’ye karşı olan şansızlığını kırdı hem de geçen seneden sonra belki de ilk kez kişilikli bir futbol oynayarak adeta “ Nerede kalmıştık ? “ dedi. Bu skor hiç kuşkusuz Beşiktaş’ı tekrar yarışın içine soktu ancak bu galibiyetin önemini yitirmemesi için kalan 4 maçın en az 1 beraberlik kredisi ile kayıpsız geçilmesi gerekir, aksi takdirde puan farkı yeniden açılırsa bu galibiyet sadece hoş bir anı olarak tarihteki yerini alır.

19 Kasım 2009 Perşembe

AFRİKA YOLCUSU KALMASIN

Geçen hafta Dünya Kupası’na gidecek olan son biletler için kapışan takımların ilk randevularını değerlendirmiştim. Dün akşam son 6 biletin sahipleri de belli oldu. Artık herkes kuraların çekilmesine odaklanacak ve kuralar çekilir çekilmez de olası puan tabloları, çeyrek final, yarı final eşleşmeleri ve tabii ki final maçları kafaları kurcalayacak.

Tekrar dün akşama dönelim. İlk biletin sahibi Sudan’da belli oldu ve Cezayir ölüm-kalım maçında Mısır’ı 1-0 yenerek 86’dan sonra ilk kez Dünya Kupası’na katılmaya hak kazandı. Açıkcası bu sonucu beklemiyordum zira Mısır’ın grubun son maçında ortaya koyduğu inanç ve azim bu maçta kendilerini Cezayir’den bir adım önde görmemi sağlamıştı. Ancak Mısır o maçtaki ruhu ve motivasyonu bu maça taşıyamamış olacak ki Cezayir karşısında yediği erken golle umutlarını 4 yıl sonraya bıraktı. Geçen hafta da demiştim kim elenirse elensin yazık olacak diye. Öyle de oldu. Mohammed Zidan, Mido, Shawky ve Amr Zaki’yi Dünya Kupası’nda izleyemeyecek olmak üzücü. Öte yandan Karim Ziani önderliğindeki Cezayir’i ilk kez adam akıllı seyredecek olmak heyecan verici. Tunus ve Fas’ın yer almayacağı bu kupada Kuzey Afrika ekolünü temsil etmek Cezayir’e düşecek. Umarım 86’daki performanslarını tekrarlarlar.

Avrupa elemelerine gelirsek gecenin ilk maçında Shevchenko’yu son kez Dünya Kupası’nda görme umuduyla Ukrayna’dan galibiyet beklerken, Yunanistan’ın 1-0 kazandığı haberiyle hayal kırıklığına uğradım. 2006’nın çeyrek finalisti Ukrayna bu kez Dünya Kupası’na katılamıyor, Shevchenko ise kariyerinin belki de son büyük turnuvasına katılma şansını yitiriyordu. Umudumuz Yunanistan’ın artık dünya kamuoyu tarafından lanetlenen futbol anlayışını değiştirmesi ve biraz daha göze hoş gelen bir oyun sergilemesi. Euro 2008’de kendi taraftarlarından bile aldığı eleştiriler sonrası Otto Rehagel’in bu konu üzerinde daha çok düşüneceğini umuyorum.

Gecenin en büyük süpriz haberi kuşkusuz Slovenya’dan geldi. Bu maçı izleme fırsatı bulamadığım için çok fazla yorum yapmamın doğru olmadığını düşünüyorum. Ancak ilk maçın skoru az çok olacakların habercisi gibiydi. Deplasmanda attığı golün avantajını iyi kullanan Slovenya kendi evinde Rusya’yı 1-0 ile geçerek adını finallere yazdırdı. Bu küçük ülkenin Euro 2000 ve 2002 Dünya Kupası’ndan sonra, 2010’da da uluslararası alanda sahne alacak olması, büyük başarı. Rusya’ya gelince gördükleri iki kırmızı kart maça ne kadar stresli çıktıklarının göstergesi adeta. Guus Hiddink’in dehası bu kez tutmadı ve hepsinden önemlisi beni en çok üzen bu yaz Arshavin’i izleyemeyecek olmak.

Gecenin yine izleyemediğim diğer maçında Portekiz’in Bosna’yı deplasmanda da aynı skorla 1-0 mağlup etmesi duygusal anlamda bizi üzdü, ancak süpriz olmadı. Bosna’nın bu kadar iyi gittiği ve belki de tarihinin en iyi jenerasyonunu yakaladığı bir dönemde Dünya Kupası’na çıkamaması üzücü. Yine de genç bir kadroya sahip olmaları onlar için avantaj, başta Euro 2012 elemeleri olmak üzere bundan sonraki turnuvalarda Bosna’nın grubunda en az ilk ikiye oynayacağına eminim. Portekiz için aslında söylenecek çok fazla birşey yok. Grubunu son anda ikinci bitirebilen Portekiz, Bosna önünde biraz da tecrübesiyle turu geçti diyebiliriz. Kısaca diyebilirim ki bu maçların ardından tek tesellimiz C.Ronaldo’yu izleyecek olmak.

Gelelim gecenin en çok tartışılan ve heyecanla izlediğim maçına. Fransa, deplasmanda yendiği İrlanda karşısında taraftarının önüne moralli bir şekilde çıkıyordu. Ancak maçtan önce başta Trappattoni olmak üzere tüm İrlanda’lı futbolcuların yüzünde bu iş daha bitmedi ifadesi okunuyordu. Nitekim İrlanda maça müthiş başladı ve ard arda pozisyonlar buldu. Kevin Doyle – Robbie Keane ikilisi Fransız defansını oldukça rahatsız ediyor ve oyun kurmalarına izin vermiyordu. Özellikle soldan Duff ile çok büyük boşluklar bulan İrlanda ilk yarının ortalarında golü buluyor ve 1-0 öne geçerek Fransa’nın avantajını yitirmesine sebep oluyordu. Duff- Keane işbirliği ile gelen golden sonra tam Fransa toparlanır diye düşünürken İrlanda buna fırsat vermeden ataklarını sürdürdü. Ancak ikinci golü bir türlü bulamadı. Özellikle ikinci yarıda Doyle ve Duff’ın yüzde yüzlük iki pozisyonunu kurtaran kaleci Lloris belki de gecenin kahramanı oluyordu. Maç boyunca uzaktan şutlar ve Anelka ile girdikleri 1-2 kontra atak pozisyonu dışında hiçbir pozisyona giremeyen Fransızlar, 90 dakikanın ardından uzatmalara büyük baskı altında başladılar. Ancak gecenin en tartışmalı pozisyonu ve akabinde gelen gol Fransa’yı bir kez daha Domenech’e rağmen finallere taşıdı. Kullanılan serbest vuruşta önce iki kişinin açık bir şekilde ofsatta olmasını es geçen yan hakem daha sonra Henry’nin topu üst üste iki kez elle düzeltip boştaki Gallas’a çıkarmasını da görmedi. Bu sonuçla turu hakeden İrlanda ikinci bir “Tanrı’nın Eli” vakasına kurban gitmiş oldu. Maçtan sonra izlediğim yorumlarda herkes hakeme ve tabii ki Henry'e ateş püskürüyordu.Henry'nin dünya kamuoyundaki imajını bir pozisyonla yerlebir etmesini görmek üzücü, kimse Henry'yi böyle hatırlamak istemezdi. Ayrıca bu sezon UEFA Avrupa Ligi’nde denenen ceza sahası hakemi sistemi ve teknolojiden yararlanılması konuları da sık sık gündeme geldi. Herkesin birleştiği ortak nokta, ceza sahası hakemlerinin bu pozisyonu mutlaka göreceği şeklindeydi. Ne diyelim, belki Ada futbolundan yükselen bu sesler Platini’nin kulağına gider ve önümüzdeki yıllarda 6 hakemli maçlar resmileşerek uygulama alanı bulur. Maçla ilgili son sözüm Domenech’e, elinde belki de dünyanın en iyi kadrosuna ve futbolcu havuzuna sahip bir teknik direktör olarak eğer sen takımını çok da kolay bir grupta son anda ikinci yapıp play-off maçını da ancak hile ile kazandırabiliyorsan şapkanı önüne koyup düşüneceksin. Lemerre’in Fransa’sının mirasının üzerine oturupta bu takımı bu kadar kötü oynatmaya kimsenin hakkı yok. Dünyada başka teknik direktör kalmamış gibi bu basiretsiz adama yönetimi devreden ve onca hüsrana rağmen yollarını ayırmayan Fransız Futbol Federasyonu’nu da anlamak güç.

Avrupa turunu tamamladıktan sonra, Afrika’ya son bilet için oynanan diğer maçtan bahsedelim. Lugano’lu Uruguay zaten favori olarak çıktığı maçta Kosta Rika ile evinde 1-1 berabere kalarak Dünya Kupası’nda ben de varım dedi. Maç yorumlarına şöyle bir baktığımızda bu maçın da çok zorlu geçtiğini anlıyoruz. Kosta Rika eğer bir gol daha atabilseydi maçı 2-1 kazanıp turu geçen taraf olabilirdi. Ancak tecrübeli Uruguay son 15 dakikada kalesini gole kapatarak bu kabusu önledi.

Dün oynanan 6 karşılaşma bize Dünya Kupası’nın ne kadar çekişmeli geçeceğini ve artık günümüz futbolunda takımların defansif anlayışlarını üst seviyelere çıkarmalarıyla paralel olarak hiçbir maçın favorisinin olmadığını gösterdi. Bundan sonra bize düşen kağıt kalemlerimizi hazırlayıp 4 Aralık’taki kura çekimini beklemek...

18 Kasım 2009 Çarşamba

Slovenya 1-0 Rusya & Ummadık Taş...

Güven, bu gece olan biteni uzun uzun yazacak zaten; ancak benim içim gitti maçı seyrederken. Uzun zamandır bu kadar kötü Rusya seyretmemiştim; golü yedikten sonra da toparlanamadılar. Arshavin ve Zhirkov'un eline bakıyordu takım ama organizasyonsuzluk temel sorun oldu bu akşam. Son dakikalarda tek kale oynama şanslarını Kherzakov'un atılmasıyla kaybettiler. Zaten üretemiyorlardı, 86'da buldukları çok önemli pozisyonda golü atamadı Zhirkov, 5 dakika sonra da ikinci sarı ve kırmızı kartı gördü. Rusya'sız olmazdı ya bu turnuva; gönlümüz İrlanda'dan yana şu dakikalarda. Kısacası ummadık taş başını yardı Rusya'nın...

Sistem İncelemeleri: Mauro Sandreani ve 4-2-3-1 Üzerine

Daha sistemlerini inceleyeceğimiz bir sürü önemli isim var listede; Cesare Prandelli, Arrigo Sacchi, Alberto Zaccheroni gibi. Neden İtalyan hocaları inceliyoruz sorusu için ufak bir cevap vereyim; maddi yetersizliklerden henüz siparişini veremedim bazı kitapların. Kütüphanede fazlasıyla çalışma metodu ve antrenman bilimi kitabı olmasına rağmen kişilere özel taktik bazlı kitap son derece az; kaynak olarak kullandığım kitap İtalya'nın ünlü hocalarını ele alıyor. Yakın zamanda pdf'sine ulaştığım kitaplar olursa, Hollanda, Fransa, İngiltere gibi ülkelere de açılacağız.

Bu yazıda diğer iki teknik adama nazaran daha geri planda bir ismi, Mauro Sandreani'yi ve benimsediği 4-2-3-1 taktiğini inceleyeceğiz. Çoğumuzun pek fazla tanımadığı bu teknik adamın kariyerinden biraz bahsedelim ve yakından tanımaya çalışalım.

Futbolculuk kariyerinde Roma, Vicenza, Genoa, Modena formaları giyen Sandreani, kulübe kariyerine Perugia'da yardımcı teknik adamlıkla başlamış. Sonrasında Padova'ya geçmiş ve oldukça uzun bir süre, 7 yıl bu takımda kalmış(1989-1996). İlk iki yılında yardımcılık görevinde bulunurken sonraki 5 senede takımın birinci adamı olmuş. 3.sezonunun sonunda takımı Serie A'ya çıkarmayı başarmış(1993-1994). Bu başarıyı elde etmesinde katkısı olan isim oldukça tanıdık, artık futbolculuk hayatının sonuna gelmiş bir efsane; Alessandro Del Piero. Ertesi yıl takımı Serie A'da tutmayı başaran teknik adam, 1995-1996 sezonunda takım ligi 18. bitirip Serie B yolunu tutunca kulüpten ayrılmış. Sonrasında birer yıl sırasıyla Torino, Ravenna, Empoli, Tenerife, Treviso kulüplerinde çalışmış ve 2001'den bu yana aktif şekilde TV yorumculuğu yapmakta. Torino, Ravenna, Treviso gibi takımları Serie B'de çalıştırmış ama, teknik adamlık kariyerinin neden çok uzun soluklu olmadığı biraz ortada gibi; zira Serie A'ya çıkardığı Padova dışında, Empoli'yi de oradan düşürmeyi başarmış. Son teknik adamlık deneyiminde daha da ileri giderek Treviso'yu Serie B'den düşürmüş. Tek yurt dışı deneyimi olan Tenerife'de(Segunda Division) benzer şekilde yine başarılı olamamış. Sanırım yorumculuk onun için doğru meslek olacak ki, daha da girişmemiş bu işlere. Her şeye rağmen Del Piero'yu bizlere sunmuş bir adam olarak övgüyü hak ediyor.
Gelelim teknik adamlığı boyunca benimsediği taktik detaylara. Başarılı bir koç gibi görünmesede, eli yüzü düzgün bir takımda çalışamamış olmasıyla bağdaştırabiliriz bu durumu. Çoğu teknik adam bu tarz şanssızlıklarla karşı karşıyadır. Uzun yıllar 96-00 kredisi yiyen Fatih Terim buna iyi örneklerdendir; herhangi bir takımda ekstra başarısı bulunmazken, altın jenerasyon ile gelen 96 Avrupa Şampiyonası ve 96-00 arası ekonomik olarak bertaraf olmasına rağmen, müthiş başarılar yakalayan Galatasaray. Bazı insanlar bu şansları kullanır, bazıları bu şansları hiç ele geçiremez. Bu başka bir yazının konusu, şimdilik Sandreani'nin neden 4-2-3-1 benimsediği ile başlayalım.

“Genellikle birçok teknik adam 4-4-2 benimsiyor ve bu oldukça tahmin edilebilir bir diziliş ve taktik biçimi. Bu formasyon 4-4-2'yi daha farklı bir biçimde karakterize etme imkanı veriyor. Bu sistem size defans önünde oynayan iki sert orta saha oyuncusu ile defansif açıdan daha güvenli bir yapı sergileme imkanı veriyor. 4-4-2'nin aksine pozisyona göre 2 ya da 3 santraforla oynama imkanı veriyor aynı zamanda.”

Daha önceki örneklerimizin aksine, dengeli bir takımdan ziyade defansif yönü daha kuvvetli bir takım tercihi var Sandreani'nin, tıpkı tipik İtalyan futbolu benimseyen teknik adamlar gibi. Hücum kısmındaki 2 ya da 3 forvet oyuncusu ile ilgili örneklemeyi 1998 Dünya ve 2000 Avrupa şampiyonu Fransa, yine 2000'de yarı final oynayan Portekiz üzerinden yapıyor. Bu yapının size her zaman 4 ön oyuncusu ile oynama imkanı olduğunu söylüyor. İsterseniz o günün takımlarına ve dizilişlerine bir göz atalım.
Sistemin avantajları ile devam edelim. Oyuna ve skora göre daha defansif veya daha ofansif bir yapıya dönüşmesine izin veriyor bu diziliş. 4-4-1-1 ya da 4-2-1-3 gibi. Bu yapılar son yıllarda sıklıkla karşılaştığımız oldukça tanıdık yapılar. Hatta ligimizin ilk iki sırasında bulunan takımlarımızın benimsediği(!) yapılar sırasıyla. Burada ufak bir şey söylemek lazım; dizilişin önemli olmadığını, aslolanın sahadaki düşünce biçimi olduğunu bundan önce hem biz, hem de bu işin pirleri olan, Ancelotti ve Lippi'de belirtmişti. Sistemin girebileceği şekillerden bahsederken, daha önce incelediğimiz isimlerin yolundan gidiyor Sandreani'de; mevcut oyuncuların yapıları sistemin işleyiş biçiminde son derece etkili. Peki defansif durum ve genel oyun yapısı, defansın önünde oynayan 2 kesici ile ilgili neler düşünüyor onlara bakalım.

“Rakip ataklarını 6 kişi ile karşılamak(takım geri dönemediğinde) kabul edilebilir bir durum. Bu diziliş önde baskı ve yüksek pres gücü yerine topla oynanan zamanı daha iyi kullanmayı gerektiriyor. Ön tarafta 4 oyuncu ile oynamamız sıklıkla geride az adamla yakalanmamıza neden olacaktır; bu yüzden mümkün olduğunca oyunu yavaşlatıp, önde kalan oyuncularımızın geri gelmesine imkan vermeliyiz. Bu yüzden defansın önünden oynayan iki oyuncunun görevi, rakip atakları yavaşlatmak ve defansif güvenliği sağlamak. Bu iki oyuncu kesici oyuncular olabilir; ancak İspanya ve Fransa'da olduğu gibi bir tanesi iki yönlü de olabilir(bu oyuncuyu geometrik oyuncu diye adlandırmış). Redondo, Deschamps gibi oyuncular bu görevde oldukça başarılı.”

Günümüz futboluna baktığımızda işler biraz daha karışık hale geldi diyebiliriz. Halen kendisinin verdiği ikinci örneği -yani bir defansif, bir iki yönlü oyuncu- kullanan takım sayısı oldukça fazla olsa da, şimdilerde iki tane çift yönlü oyuncuyu beraberinde oynatma gayretinde takımlar. Defansif yapının oldukça ağır bastığı 2002 sonrası, Yunanistan'ın mucizevi Avrupa şampiyonluğu, 2006'da bu oyunun geçirdiği evrim ve kontrol futbolunun zaferi, 2008'de ise mutlak top hakimiyeti ve hıza dayalı İspanya zaferi. Devamında gelen benzer yapılı(top hakimiyeti ve hız bakımından) Barcelona'nın uzay futbolu. Sanırım bunlar içerisinde, seyredenleri en çok mutlu eden Barcelona olmuştur. Defansif yöne oldukça önem veren bu teknik adamın öndeki 4 oyuncudan ne gibi istekleri var biraz da onlara bakalım.
“Öndeki 4 oyuncudan istediklerimin başında defansif organizasyonlara katılmaları geliyor. Forvetin arkasındaki üçlü ön tarafa istedikleri kadar yaklaşabilirler; abartmadıkları ve defansif organizasyonlara zarar vermedikleri sürece. Hücum yönünde ise, kenar oyuncularımda ise top, supporter oyuncumun bu pozisyona yaklaşmasını, forvet oyuncumun rakip defansın dikkatini mümkün olduğunca dağıtmasını isterim. Bunun yanında 1-1 ler ve kanat organizasyonları oldukça önemli. Ayrıca bu dörtlünün ön tarafta kendi içerisinde rotasyon halinde olması da son derece önemli. Öndeki tek oyuncu kuvvetli ve uzun olmalı; Morientes iyi bir örnek. Defans oyuncularımın da setlerde ve duran toplarda ön tarafa destek vermesini isterim; ancak defansif görevleri konusunda konsantrasyonlarını kaybetmemeliler.”

Beklediğimiz gibi defans yönü kuvvetli bir taktik benimsiyor Sandreani; golden ve üretken oyundan ziyade, arkası sağlam sert ama kontrollü bir takım istiyor. Bu formasyonun 4-3-3, 4-3-1-2 gibi formasyonlara geçişte kolaylık sağladığını da ekliyor sözlerine. Futbolun geleceği ile ilgili soruya ise benimsediği taktiğin karşıtı bir yönde cevap veriyor: “Futbolun teknik ve hızdan oluşan eski yapısına geri dönmesi gerekli. Eskisi kadar geniş alanlarda oynanmadığından, 2-1 pozisyonlar sıklıkla bulunmuyor; oyuncuları üretkenlik konusunda cesaretlendirmeli ve 1-1 tercihleri arttırmalıyız. Futbol fantezi ve teknik kalite olmadan keyifli olmaktan çıkar.”

Hep kazanmak zorunda olan iki teknik adamdan sonra, daha farklı bir bakış açısını inceleme şansı bulduk; dahası çoğumuzun bilmediği birini yakından tanımış olduk. Bunun yanında 4-2-3-1 in oynanış biçimi ile ilgili oldukça yararlı bilgiler verdiğini de düşünüyorum; Micheal Skibbe'nin kontrollü tercihlerini de biraz bu bakış açısından değerlendirebiliriz sanırım. Oldukça popüler olan bu sistemin pek tabii kişilere göre farklı algılanış biçimi var; yakın zamanda onlara da bakma, inceleme şansı elde ederiz umarım. Mauro Sandreani 2009 Haziran ayı itibari ile, Ferrara ve ekibinden boşalan Juventus altyapı ekibinin bir parçası, kulübün yeni altyapı koordinatörü. Futbol bilgisine güvenilmese oraya getirilmez herhalde; ne de olsa Del Piero'yu verdi bizlere.

Kaynaklar: Soccer: Modern Tactics-Alessandro Zauli, Wikipedia, UEFA, Kulüp web siteleri, vs. ...

Sırada: Michels, Cruyff, Van Gaal üzerinden Frank Rijkaard ve Galatasaray

16 Kasım 2009 Pazartesi

Sistem İncelemeleri: Ancelotti ve 4-3-1-2 Üzerine

Uzun aradan sonra, tekrardan bir sistem incelemesi yapıyoruz. Yine okul kütüphanesinin ve internetin yardımları ile AC Milan'a ve Juventus'a, Serie A'da ve Avrupa'da kupalar kazandıran, şu anda Chelsea'yi çalıştıran İtalyan teknik adam Carlo Ancelotti'nin bu takımlarda kullandığı 4-3-1-2 sistemi üzerine konuşacağız. Marcello Lippi ile ilgili yazdığımız yazıda olduğu gibi, taktiği benimseme nedenleri, defansif ve ofansif hareketleri, yerleşimleri ve sistemin avantaj-dezavantajlarını anlatmaya çalışacağız.

Öncelikle, yazıyı okurken, yani Ancelotti'yi anlamaya çalışırken göz önünde bulundurmamız gereken başlıca etken onun futbolculuk geçmişi. Sacchi'nin yarattığı Milan efsanesinin üyelerinden biriydi Ancelotti. Aynı zamanda ilk antrenörlük kariyerine de, Parma'da onun yardımcısı olarak başladı. Bu onun benimsediği taktik düşünceyi temelde İtalyan futbolunun genel yapısından ayırıyor. İlk teknik direktörlük deneyimini, o zaman Serie B'de bulunan Reggiana(Reggina ile karışmasın) ile yaşayan Ancelotti takımı direk Serie A'ya getirmeyi başarmış. Sonrasında 2 sezon Parma'da çalıştıktan sonra, Lippi'nin yerine Juventus'un başına getirilmiş. Sonrasında bizim yakından takip edebildiğimiz AC Milan ve Chelsea deneyimleri.

O dönemdeki Parma ve Reggiana ile ilgili elimde birşey yok ama, Juventus'da 4-3-1-2 taktiğini oturtmuş. Elinde bulunan kadrodan maksimum faydayı bu sistemle elde edebileceğini belirtmiş. Bu dizilişin getirisinin kanatları durağan değil daha hareketli kullanabilmek olduğunu; ancak mutlak suretle statik oyun yapısından uzak durulması gerektiğini söylüyor. Statik yapının mevcut 3 iç oyuncusu ile oyunu sürekli merkeze ittiğini, hareketli oyunda ise kenarların daha sık kullanıldığını ve oyunun daha az tahmin edilebilir, şaşırtıcı olduğunu söylüyor. Bu sistemin temel avantajı da bu. Sadece kenar bölgeler değil, tüm bölgeler son derece dinamik ve rakip sahada bir statiklik söz konusu olmadığından oyunda sıkışma olmuyor. Bu kenar oyununun getirdiği dinamizm yapının doğru çalışmasında oldukça etkili olsada, aynı zamanda defansif açıdan ciddi bir problem. Özellikle oyunun süratlendiği bölümde oldukça ciddi yerleşim sıkıntıları doğurabileceğinden bahsediyor Ancelotti. Burada defansif hareketlerden konuşmaya başlayabiliriz artık.

"Eğer defans oyuncusunun markaj yapacağı herhangi biri yoksa, orta sahaya dördüncü oyuncu olarak katılıyor. Eğer rakip orta saha oyuncusu uzaktaysa, bu oyuncu orta saha oyuncularımız tarafından kontrol edilecektir; aksi durumda defans oyuncumuz öne çıkarak burada oluşabilecek boşluğu doldurur."
Daha önce yazdığım yazıların birinde söylemiştim; bana göre futbol bir alan doldurma ve boşaltma oyunudur. Bu doldurma ve boşaltma işlemleri oyunun tüm getiri-götürülerini oluşturur. Yukarıdaki söylediklerinden yola çıkarak şunları söyleyebiliriz; topun olduğu bölgede daha fazla adamla ol ve alanları doldur. Bu defans oyununda temel prensip. Rotasyon son derece önemli. Bir başka önemli parametre oyunun boyu. Burada forvet oyuncularından nasıl bir defansif aksiyon beklediğine bakalım. Ön taraf oyuncularının arka taraf ile rotasyon yapmasına pek sıcak yaklaşmıyor; bunu benimsemesindeki sebep önde oynayan oyuncuların uzun geri koşular yapmasını engellemek. Ancak onların da defansif görevleri var pek tabii.

"Eğer rakip defans 3 kişi ile kurulmuşsa, supporter rolündeki oyuncu göbekteki oyuncuya, iki forvet oyuncusu diğer iki stopere baskı yaparlar. Eğer rakip 4 kişi ile savunmayı kurmuşsa, forvet oyuncuları, rakip topu göbekten bek oyuncusuna atarken iki stopere doğru, o kanada yakın iç oyuncusu bek oyuncusuna, supporter rolündeki oyuncu da beke yaklaşan orta saha oyuncusuna baskı yapar."

Bu aslında dikkatli her futbol izleyicisinin bildiği temel saha içi kaymalar. Ancak dikkat çekilmesi gereken başka bir nokta ise bu yöntemin izlenmesine yol açan şey, rakibin oyun kurgusu. Setler hep aynı şekilde başlıyor. Stoperler kenar oyuncularına ya da önliberoya topu aktarıyorlar. Önliberoların da en kısa zamanda topu kenara iletmeye çalıştığını gözlemlememiz zor değil. Bu bazen en önde oynayan oyuncuya ulaştıktan sonra da gerçekleşebiliyor. Göbekte istediğiniz kadar sıkışsanızda kenarları kapatmak her zaman o kadar kolay olmuyor set hücumlarını doğru yapan takımlara karşı.

Gelelim oyunun diğer yüzüne; ofansif kısımda nelere önem veriyor Carlo Ancelotti?
"Oyunun boyu, genişliği iki bekin kontrolü altında; bu bekler mutlak suretle ofansif yönleri kuvvetli oyuncular olmalılar. Bu aynı zamanda bu bölgelere yakın oynayan iç oyuncular içinde geçerli; statik olmamalılar ve sürekli hareket etmeliler. Eğer bu orta oyunculardan ya da bek oyuncularından biri olması gereken pozisyonda olmaz ise forvet oyuncularından biri(bölgeye yakın olan) üçüncü bölgede onların olması gerektiği pozisyonda bulunmak zorunda. Diğer forvet oyuncusu onun boşalttığı alana, supporter oyuncu da kayan forvetin pozisyonuna geçmeli. Top bizim yarı alanımızdayken "yönetmen(supporter)" oyuncumuz mutlak suretle rakip yarı alanın ortasında, rotasyon yapan forvet oyuncusunun yerini doldurmalı ve topu almak için kendini göstermeli. Bunun sebebi, defansın önünde oynayan oyuncunun defansif görevlerinin fazlalığı ve atakların oluşturulmasına geriden katkı yapma zorunluluğu olması. Diğer iç oyuncularına göre fazla önde oynaması, oyuna katılması gerekmiyor. Önde yer değiştiren oyuncuları bulması gerekli mutlaka."

Orta sahanın önünde tercih ettiği oyuncularda aradığı özellikler konusunda şunları söylemiş; teknik kalitesi yüksek, 1-1'i iyi oynayan, taktik zeka açıdan gelişmiş, boş bölgelere penetre edebilen, fizik kalitesi yüksek, oyunu karşı yarı sahada oynamayı seven futbolcuları tercih etmiş takımlarında. Bu tanımların fizikle ilgili kısmı dışında tamamı Andrea Pirlo tanımına uymakta sanırım. Bir hocanın en büyük şansı budur benim gözümde; kafasındaki yapıya uygun oyuncularla çalışmak. Pirlo, her ne kadar Ancelotti'nin çam ağacı sistemine döndükten sonraki metronom'u olsa da her zaman doğru oyuncu profili olacaktır bir takım için. Olası kontralarda ise 4'lü defans olduğu gibi yakalandığında normal alan oyununu tercih ediyor; 3 kişi kalması durumunda ise 1-1 tercihler ön planda.

Defansif ve ofansif varyasyonların antrenmanda nasıl çalışıldığından bahsedelim biraz da. Genellikle takımların belirli hücum kurgusu var tabii ki. Defansif olarak pozisyon alma çalışmalarının yanısıra, oynanan rakibin hücum kurgusuna göre geliştirilen defansif organizasyonlar ön planda. Bu sayede oyuncuların rakibin her türlü sırrını bildiğini söylüyor İtalyan teknik adam. Atak çalışmalarında ise, oyuncuların pozisyonlarda sayısal olarak üstünlük sağlaması üzerine yoğunlaştıklarından bahsediyor ve ekliyor: "Dizilişin bir kısıtlama olduğunu söyleyenlere katılmıyorum."

"Bir teknik direktör, oyuncularına saha içinde hangi hareketleri yapmaları gerektiğini açık bir şekilde anlatmalı. Bunlar yetenek için rehberdir, ancak yetenekle birleştiğinde zenginleşir. Ancak rehberlik mutlaka gereklidir. Dürüst olmak gerekirse, yaptığımız haftalık çalışmalarda fazlaca pozisyon üzerine çalışmayız. Genellikle defansif ve ofansif yapının beraberce çalışması üzerinde dururum."
Oyun içinde taktik değişikliğine fazlaca sıcak bakmayan bir teknik adam. Sadece takım her iki taktiği de biliyorsa doğru olacağını, asıl oynanan sistemin mükemmeliyetinin daha önemli olacağını vurguluyor. Bu da defans oyuncusu çıkarıp forvet oyuncusu sokma sevdalısı, 4-4-2 sever basınımıza selam olsun deyip, ufak çaplı bir dokunduralım.

Konuşmanın sonunda Dünya ve İtalya futbolunun geleceği ile ilgili olarak şunları söylüyor Ancelotti;

"Saha içinde alan bulmak oldukça zorlaşacak. Takımlar defansif olarak daha organize artık. İtalya'da, oyunun limitlerini kısan, üretmekten ziyade oynatmamayı tercih eden bir yapımız var. Daha yeni bir oyun için, teknik direktörlerin üzerinden baskıyı kaldırmalıyız. Uzun süreli çalışmalarına izin vermeliyiz. Bir çeşit devrime ihtiyacı var ülke futbolunun."

Şampiyonlar Ligi göz önüne alınırsa, son yıllarda İtalya'nın tek kalesinin Milan oluşu bu sözleri doğrular nitelikte sanırım. AC Milan'a son 7 sezonda 3 Şampiyonlar Ligi finali oynattı Ancelotti ve 2003 ve 2005 finallerinde takım sahaya uzun uzun bahsettiğimiz bu sistem ile çıktı. Belki Sacchi'nin takımındaki dinamizm yoktu ama, geride sert, hücumda oldukça etkili bu takım 7 yılda iki kez bu kupayı kazanmayı başardı. Bu kadroları buraya koyalım hatırlamak adına.

Elimdeki materyaller sadece bu sistemi konuşmamıza izin veriyor maalesef; yoksa onun icadı olan ve "Christmas Tree" olarak bilinen 4-3-2-1 ile karşılaştırmak çok daha iyi sonuçlar verebilirdi bize. Son şampiyonlar ligi kupası bu sistemle gelmişti hatırlayacak olursanız. Elimde diagram çizecek program olmadığından, Ancelotti'nin çizerek bahsettiği bazı saha içi hareketleri maalesef koyamadım buraya. Şimdilerde Chelsea'de benzer işleri yapan İtalyan teknik adam, aynı sistemle bir kupa daha kaldırırsa hiç kimse şaşırmasın.

Kaynaklar: Alessandro Zauli-Soccer: Modern Tactics, Wikipedia, Bilimum İnternet Sitesi

Ömür Hanımla Güz Konuşmaları-5

Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su... Sızar iğneucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir yudum mutluluk için. Ve bir gün ölümün balkonundan... dökülür toprağa el içi kadar bir su. Yerde birkaç damla nem, bir avuç ıslaklık...Ölümü bilerek nasıl yaşar insan, geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün acıların anasıdır, de...

Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni. Değişik şeyler söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. Yıldım ömrümün kalıplarından. Beni duy ve anla.

Yağmur dindi Ömür hanım. Gökyüzü masmavi gülümsedi yine. Doğa aynı oyununu oynuyor bizimle. Umudun ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi atlasından. Ne aldanış! Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır, kurşuni-külrengi mi yoksa?

Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür hanım, gözlerimle değil dudaklarımla. Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşımaktan. Delilik mi dedin? Kim bilir...Belki de yerde sürünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir aykırı olmak duygusu. Gökyüzü de olmak isteyebilirdim değil mi? Kim ne diyebilir ki?
Kimseler görmedi Ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim. İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına,ben geçtim... Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde, ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. Beni cam kırıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü ve dağınıklığı ile... Yükümü yanlış bedestanlara çözdüm.

Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. Saatlerce dayak yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. Ürperiyorum. Bir at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın sokaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını. İçimde bir çocuk, yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş umut ölülerini çiğneyerek. Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş, yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür hanım?

Ankara, Güz-1983

-Son-

Şükrü Erbaş

P.S: Şükrü Erbaş'ın Dicle Üstü Ay Bulanık kitabından alınmıştır. Bu tarz serilere yakında devam edeceğiz.

15 Kasım 2009 Pazar

Güney Afrika Yolunda Son Viraj


Dünya Kupası’nın başlamasına aylar kala Milli Takımı’mızın elenmesinin de etkisiyle bugün oynanan eleme maçları çok fazla ilgi uyandırmadı. Turnuvaya katılmayı garantileyen ve elenen ekipler günü hazırlık maçlarıyla geçirdiler. Biz ise bırakın hazırlık maçı yapmayı daha Terim’in yerine bir aday bile belirleyemedik, yeni gelecek hocanın %80 yabancı olacak olması da her geçen günün değerini artırıyor. Yabancı bir hocanın ülkenin tüm futbol portföyünü tanıyıp ona göre bir şablon oluşturması en az birkaç ay alır, bu yüzden Federasyon’un bir an önce bu kararsızlığına son verip bir isimle anlaşması lazım.

Dünya Kupaları benim gönlümde bambaşka bir yere sahiptir, bir ay boyunca futbolla yatıp futbolla kalkmak ve dünyanın heryerinden futbol ekollerini izlemek ayrı bir keyif. Ben çoğu Türk’ten farklı olarak bizim olmadığımız kupalarda Brezilya’yı değil daha mütevazi, daha mazlum takımları tutarım hep. 94’de Nijerya ve Bulgaristan, 98’de Hrıvatistan, 2006’da Fildişi ve Avusturalya’nın performanslarına hayran kalmıştım. Sürpriz sonuçlar ayrı bir tat katıyor bu turnuvaya.


Bu kez sürprizler turnuvadan önce, elemelerde başladı. Günün ilk sürprizi dünyanın öbür ucundan, Yeni Zelanda’dan geldi. Avusturalya’nın Asya elemelerine kaydırılmasıyla Okyanusya kıtası eleme gruplarını çok rahat bir şekilde lider bitiren Yeni Zelenda, Asya elemelerinde Play-off’da sürpriz bir şekilde Suudi Arabistan’ı saf dışı bırakan Bahreyn’i 0-0’ın rövanşında kendi evinde 1-0 yenerek adını finallere yazdırdı. Kivi’lerin kadrosuna baktığımızda Ryan Nielsen ve Chris Killen gibi İngiltere’de top koşturan isimler dışında çok fazla göze çarpan bir isim yok. Yeni Zelanda’nın bu elemeleri biraz da kura şansıyla geçtiğini söylersek ayıp etmiş olmayız. Asya’da İran ve Suudi Arabistan’ın sürpriz bir şekilde elenmesi şüphesiz işlerine yaradı ve Play-off’ta karşılarına nispeten daha zayıf olan Bahreyn’i çıkarttı. Yine de tam bir kapalı kutu olan Yeni Zelenda’yı dünya sahnesinde görmek enteresan olacak.

Asya elemelerine değinmişken, biletini cebine çok önceden koyan Kuzey Kore’yi es geçmek olmaz. Futbolda yıllarca ezeli rakipleri Güney Kore’nin gölgesinde kalan ve dünya kamuoyunda futboldan çok nükleer deneyleriyle yer bulan Kuzey Kore, futbolda da başarılı olabileceklerini gösterdi. Japonya ve Güney Kore ile Afrika’ya Uzakdoğu esintisi getirecek olan Kuzey Kore’yi izlemek de büyük bir keyif olacak diye umuyorum. Gruplarda ne yaparlar bilinmez ancak kupaya katılmaları bile başlı başına çok büyük bir mucizedir.


Elemelerdeki asıl büyük sürpriz Afrika’da gerçekleşti. Herkes Fildişi Sahilleri ve Gana’dan sonra diğer üç grubun birincilerinin belli olmasını beklerken, Mısır’ın uzatma dakikalarında attığı gol tüm hesapları değiştirdi. Cezayir karşısında ölüm kalım maçına çıkan Mısır, 90.dakikaya 1-0 önde giriyor ve tam averaj farkıyla bileti kaçırdığına üzülüyorken, Meteab sahneye çıktı ve 90+5’de takımına hayat verdi. Bu skorla Cezayir ve Mısır’ın gruptaki tüm istatistikleri eşitlenmiş oldu bu nedenle FIFA’nın daha önceden açıkladığı karar uyarınca iki takım 18 Kasım’da Sudan’da üçüncü kez karşılaşacak. Şüphesiz bu maçın önemi iki takım içinde hayati derecede. Ben ise hangi takım elenirse ona yazık olacağını düşünüyorum. Son iki Afrika Kupası’nı müzesine götüren Mısır’ı Konfederasyon Kupası’nda gördükten sonra, Dünya Kupası’nda da görmeyi çok istiyorum, öte yandan Mohammed Zidan, Mido, Amr Zaki ve Ahmed Hassan gibi futbolcuların bu büyük turnuvada neler yapacağını çok merak ediyorum. Terazinin öbür tarafında ise yıllardır dünya futbol sahnesinde yer almayan Cezayir var. Benim izlediğim hiçbir Dünya Kupas’ında Cezayir yer almadı. Bu elemelerde ise savunmada Belhadj ve Halliche orta alanda Saifi, Mansouri ilerde ise Karim Ziani ve Matmour gibi Avrupa’da top koşturan isimlerle iyi bir jenerasyon yakaladılar ve üst üste başarılı sonuçlar aldılar. Bu yüzden Cezayir’i izlemek de keyif verici olabilir.


Afrika’daki diğer iki gruptan A Grubunda Kamerun deplasmanda elemelerin en başarısız takımlarından Fas’ı 2-0 ile geçerek adını finallere yazdırırken bize Gabon’u izleme şansı vermiyordu. Daniel Cousin, Aubemeyang ve Türkiye’den tanıdığımız Mbanagonye ve Roguy Meye gibi isimlere sahip olan Gabon, iyi başladığı grupta son viraji dönemezken, Kamerun tercübesini konuşturarak Samuel Eto’o yu belki de son kez Dünya Kupası sahnesine çıkartıyordu.


Son olarak B grubunda Tunus çok büyük bir hüsran yaşadı ve Afrika futbolunda çok da önemli bir yere sahip olmayan üstelik grupta hiçbir iddiası kalmamış olan Mozambik’e yenilerek, tam cebine koyacaği bileti altın tepsiyle Nijerya’ya armağan etti. Nijerya ise Kenya deplasmanında 3-2 galip gelerek bir süre ara verdiği Dünya Kupası serüvenine tekrar merhaba dedi. Nijerya futbolu son yıllardaki çöküşünün ardından yavaş yavaş toparlanıyor ve yeniden bir jenerasyon yakalıyor. Bu kupa onların dünya futbol sahnesine tekrardan dönmeleri için büyük şans. Başta bugün sonradan oyuna girip 2 gol atarak takımını galibiyete taşıyan Martins olmak üzere, Yakubu, Obinna, John Obi-Mikel, Yussuf Ayila ve Yobo gibi isimlere sahip olan Nijerya her ne kadar eski günlerinden uzak olsa da yine de hiçbir takımın grubunda istemeyeceği bir tehlike.


Afrika takımlarını ayrı bir severim, oynadıkları futbol gözüme hep hoş gelmiştir. Bu yaz da başta Fildişi Sahilleri olmak üzere diğer Afrika takımlarını keyifle izleyeceğimi umuyorum.


Okyanusya – Asya ve Afrika’dan sonra gelelim Avrupa’ya... Bugün oyanan play-off maçlarında alınan skorlar arasında süpriz diyebileceğimiz bir sonuç yok. Günün ilk maçında Rusya kendi evinde Slovenya’yı 2-1 ile geçti ancak turu garantileyemedi. Slovenya umutlarını Bratislava’ya taşıdı diyebiliriz. Gönlümden geçen tabii ki Rusya’nın katılması. Özellikle Euro 2008’den sonra Rus futbolunun milli takım düzeyinde de çıkış yakalaması dünya futbolu açısından önemli. Bir de kişisel hayranlık duyduğum Arshavin faktörü var. Bu küçük adamı Dünya Kupası sahnesinde görmek turnuvaya ayrı bir heyecan katacak.


Diğer maçlarda Portekiz evinde bizi yakan Bosna’yı 1-0 ile geçti. Gönlümüz tabii ki Bosna’nın turu geçmesinde, saha ve seyirci avantajını genelde iyi kullanan Bosna için tünelin sonunda hala bir ışık var. Yunanistan ise evinde Ukrayna ile golsüz berabere kaldı. Bu eşleşmede de duygusal açıdan Ukrayna’yı desteklemeden edemiyorum. Sıkıcı Yunan futbolundansa, Sheva’yı son kez dünya kupasında görmek tüm futbol severlerin ortak dileği. Son maçta ise bana göre kupanın en büyük adaylarından Fransa deplasmanda İrlanda’yı 1-0 ile geçip yolu yarıladı. Fransa’nın elemelerde kötü performans göstermesinin ardında umarım kendilerini turnuvaya saklamaları yatıyordur. Kadro olarak belki de en iyi takıma sahip olan Fransızların 98 ve 2000 ruhunu yeniden yakalamaları halinde kupaya uzanmaları hiç de sürpriz olmaz.


Ben yazımı bitirirken bir diğer play-off maçı olan Kosta Rika – Uruguay maçı henüz başlamamıştı. Bu maçta gönlümden geçen tabii ki Uruguay. Futbolun erken çağının efsanesi Uruguay’ı kupada görmek hem Latin Amerika ekolüne doymak açısından hem de Forlan, Cavani, Caceres gibi isimleri izlemek açısından tercih sebebi. Son iki Dünya Kupası’nda gruplardan çıkamayan Kosta Rika’nın işi ise bu kez oldukça zor görünüyor...


Dünya Kupası yolundaki son durum şimdilik bundan ibaret. Kupa heyecanı yaklaştıkça herkesin izlemek için merakla beklediği kapalı kutulardan Honduras, Kuzey Kore ve Yeni Zelanda’nın yanı sıra elemelerdeki performanslarıyla alkış alan Sırbistan, Slovakya, Şili ve İsviçre gibi takımları da daha detaylı inceleyen yazılar kaleme almayı düşünüyorum.


Ben şimdiden takımlarımı seçtim, başta Fildişi Sahilleri olmak üzere, Avusturalya ve tabii ki Hollanda maçlarını ayrı bir heyecanla bekleyeceğim. Son olarak herkese bu yaz bizi futbola doyuran bol gollü bol sürprizli ve heyecanlı bir Dünya Kupası yaşamayı diliyorum...

12 Kasım 2009 Perşembe

Great Lake Swimmers

Sonbaharın gelmesi ile müzik listelerimizi yeniledik. Melankolinin yakıştığı bu mevsimde, bir de yalnızsanız, sizi düşündürecek, rahatlatacak, hayallerinize soundtrack olacak şarkılar ararsınız; en azından ben öyle yapıyorum. Bu listenin benim açımdan belli başlı elemanları vardır, hemen her sezon aralıksız dinlerim. Pink Floyd, Kings of Convenience, Diana Krall, Opeth, Ray Lamontagne, Simon&Garfunkel bunlardan bazıları. Ancak şimdi üzerine konuşacağımız grupla tanışalı birkaç gün olmasına rağmen, bundan sonraki senelerde listelerimin içinde yer alacağı kesin.

Great Lake Swimmers tarz olarak, melodik folk-indie olarak geçmekte. Indie kısmına pek uyduğunu söyleyemem; melodik folk, akustik daha doğru oturur grubun üzerine. 2003'de ilk albümleri olan Great Lake Swimmers ı yayınlayan grubun kurucusu, şarkı sözlerini yazan ve bestelerin önemli bir kısmını yapan Tony Dekker. Grubun vokalisti, gitaristi olmasının yanında harmonika da çalıyor. Kendisi için grubun herşeyi yorumunu yapmak yanlış olmaz sanırım. Grubun geri kalanı ise davulda Greg Millson, bas gitarda Bret Higgins, elektro gitar ve bancoda Erik Arneson ve klavyede Julia Fader'dan oluşmakta.

Müzik tarzı üzerine biraz konuşalım. Açıkçası wikipedia da bazı etkilenilen sanatçılardan bahsedilmiş ancak o sanatçıların da önemli bir kısmını dinlemediğimi söyleyebilirim. Zaman zaman hafif etnik havalar sezinlense de, genellikle oldukça yalın, atmosferik bir yapısı var yaptıkları müziğin. Genel olarak dingin olarak tanımlayabiliriz yaptıkları müzikleri. Çok bilinen bir grup olmadıklarından dolayı etrafta haklarında yazılmış fazlaca şey bulmak pek mümkün değil. LastFM'de bile belirli etiketler dışında herhangi bir bilgi verilmemiş. Bu konuda şöyle bir yol izleyebiliriz; grubun karşılaştırıldığı isimler arasında, Red House Painters, Neil Young, Nick Drake, Iron&Wine gibi isimleri göstermiş kaynaklarımız. Rahatlıkla söyleyebilirim ki, Neil Young'a fazlaca bezleyen bir taraflarını göremedim. Bazı şarkılarının Kings of Convenience'a benzediğini söyleyebiliriz.
Ontario orijinli, Toronto doğumlu bu güzide Kanada'lı grubumuz 4. albümleri olan Lost Channels'ı 31 Mart 2009'da yayınlamış. Sitelerinden bazı parçaları dinlemek mümkün. Grubun şu ana kadar yaptığı albümler şunlar:

  1. Great Lake Swimmers (2003)
  2. Bodies and Minds (2005)
  3. Ongiara (2007)
  4. Lost Channels (2009)
  5. Hands in Dirty Ground (EP)
  6. The Legion Sessions (EP)
EP'leri dinleme fırsatım olmadı ama özellikle The Legion Sessions'ı merak ediyorum; zira bu tarz müzik yapan grupların Session albümleri oldukça iyi olur. Grup hakkında etrafta bulup dinleyeceğiniz, fikir edinmenize yardımcı olacak birkaç tane naçizane önerim şunlar; When It Flows, The Animals Of The World, Palmistry, Your Rocky Spine, Moving Pictures Silent Films şimdilik ilk planda kulağıma çalınan şarkılar.
Çok fazla özelde değerlendirme yapamadık baktığımızda; söylediğim gibi fazla bilgi olmayışının yanı sıra, bende hafta başından beri dinliyorum. Ancak ciddi anlamda iyi bir etki bıraktı bende. Eve geldiğinizde rahatlamanızı sağlayacak, sizi dinlendirecek, zaman zaman hüzün, zaman zaman keyifli, dingin şeyler arıyorsanız Great Lake Swimmers gerçekten iyi bir seçim olacaktır. Eğer ki bu yorum sonrası dinlemeye karar verirseniz, lütfen görüşlerinizi bırakın. Adamların ne tarz bir müzik yaptıklarına, kime benzediklerine ortak bir karar vermiş olalım. Sitelerine girdiğinizde şarkılarını dinleme imkanı bulacaksınız ama, arkadaşımın bana yolladığı linki bende buraya eklemek istiyorum; belki bende bıraktığı etkiyi sizde de bırakır, yeterince ilgi görmediğine inandığım bu gruba birkaç fan daha eklemiş oluruz.

10 Kasım 2009 Salı

(500) Days Of Summer

Bugüne kadar sadece bir film değerlendirmesi yapabildik. Aslında daha önce de bahsettiğim gibi bu işten daha iyi anlayan, sabahtan akşama kadar film seyreden, bu işin okulunu okuma gayretinde olan 2 tane arkadaşım var; gel gelelim adamlar bir türlü oturup film eleştirisi yazamadılar. Üstelik fazlasıyla zamanları da var ama, üşengeçler işte. Onlar gelene kadar yazmayı düşünmüyordum ama, her karesi aklıma kazınan bu film ile ilgili birkaç şey söylemek istedim.

Sıradan romantik filmler gibi göründü fragmanlarda bana. Ancak daha filmin başında uyarılıyorsunuz bu filmin bir aşk filmi olmadığı konusunda. Erkek ile kadının ilişkilere bakışı arasındaki farklılıkları çok iyi ortaya koymuş film. Tarzı, hayata bakışı ne olursa olsun, kendine eş olarak seçtiği kişiye karşı, kendi çapında ağır bir romantizm besliyor erkekler. Filmde anlatılanlar, olan bitenler pek çoğumuza tanıdık gelecek şeyler. Ben tam olarak aynısını olmasa da, bir benzerini yaşıyorum 2004'den bu yana(500 ne ki?). Belki izleyen erkeklerin ve kadınların, karakterler hakkında “herkes böyle değil” tarzı bir yorumda bulunması beklenebilir. Zaten ben kendi penceremden değerlendiriyorum olayı. Filmi bu kadar beğenmemin ve seyredilmeli dememin altında yatan sebep tamamen budur.
Filmin konusuna ufaktan değinelim. Kutlama, taziye kartları yapan bir şirkette çalışan Tom'un(Joseph-Gordon Levitt) hayatı, şirkette işe başlayan Summer(Zooey Deschanel) ile tanışmasıyla değişir(ne kadar klişe bir cümle oldu). Bundan sonra Summer ile yaşadıklarının 500 gününe dair ayrıntıları izliyoruz; Summer ile ilk tanışmasından, ilişkileri ile ilgili sonuca vardıkları 500.güne kadar. Bu dönem zarfında, ilişkilerinde yaşanan gelgitler, en keyifli zamanları, kavgaları gibi ilişkilerin temel noktalarını görmek mümkün. Hayatın rutinliği, sıradan yaşanan günlerin anılarda yer etmeyişine dair süper göndermeler var. Hatta filmin sonunda dış ses şu harika cümleleri söylüyor: ”Hayatın birçok günü sıradandır. Başlar ve biter. Hakkında hiçbir şey hatırlanmaz. Birçok günün hayatın akışına etkisi yoktur.” Bunun yanında erkeğin olaya yaklaşımındaki ağır romantizmi, kadınların duymak istedikleri şeyleri elde ederken izledikleri yolları mükemmel yansıtmışlar. Erkeklerin yaşadıkları travmadan çıkış aşamaları ise tüm dünyada ortak. Geri dönüş başka türlü olmuyor sanırım. Bir çeşit taze başlangıç şart bünyeler için. Zooey Deschanel'e zaten tapardım ama filme bir başka gitmiş. Her ne kadar bizleri sinirlendirsede, performansı oldukça iyi. Filmin soundtracki de kesinlikle çok iyi. Zaten anlatımı kuvvetlendirmede müzikten daha iyi bir seçim olamaz bana göre. Film boyunca The Smiths, The Beatles gibi çok sevdiğim grupların adının geçmesi benim çok hoşuma giden bir başka ayrıntı.
Film değerlendirmesi gibi gözükmesin bu yazı. İzlediğim filmler, diziler benim hayatımı gereksiz derecede etkiler. Ben bu filmi kendime oldukça yakın buldum ve canım çok sıkıldı açıkçası. Zooey ablamızın gülüşü(ki çok benzer 2004'de ilk kez gördüğüm gülüşe), olaylarla birleşince ruhumun derinlikleri sarsıldı açıkçası. Olan bitenleri hayatımızın merkezi yapmamızın, tesadüf kavramı ile kaderciliği karıştırmamızın ne kadar yanlış hayatlar yaşamamıza sebep olduğunu benim açımdan çok sert vurdu. İnsanın bencilliğinin, karşıdaki bireyin de farklı hislere sahip olabileceğini kabullenmeyişi üzerine son derece başarılı bir film olmuş. Aynı zevklere sahip olmaktan, hayata aynı şekilde bakmaktan çok daha farklı bir olgu aşk. 10 üzerinden 10 verdim filme. Geri dönüp baktığımda filmde yaşanan geri dönüşün bir benzerini ben de yaşar mıyım, orasını hiç bilmiyorum.

09 Kasım 2009 Pazartesi

Ömür Hanımla Güz Konuşmaları-4


Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. Kurşun aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan. Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin. Sessizlik sesten -hele de güncel ve kof- her zaman iyidir; düş gücü, iç zenginliği verir insana. Dünyanın usul usul ağaran o puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. Anlık izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü, kalıcı ömürlüdür... Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi, bizi değişmek çirkinleştirir de.

Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir adım bile; bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz olur, insanın küçücük ömrünün karşısında. İstemenin kuralı yoktur, de, açıklaması sınırı suçu yoktur; istemek yaşamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız, ne yerinde ne yersiz...


Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir parçamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. En büyük hünerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak... Kıyılarımız duygularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir; ufuklarımızsa sisler içinde... O kıyısız gökyüzü nasıl sığar küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pencereye... Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye? Ve nedir ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir içimize. Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek, bu ezbere yaşamla.

Şükrü Erbaş

Not: Görsel Özgür'e aittir. Kendisinden izinsiz bir biçimde, illegal olarak kullanılmıştır.