
Daha sonra buralarda aradığını bulamadan dönecek olan Frank De Boer'in 60 metrelik pasını müthiş bir kontrolle önüne indirip, kaleci Roa'nın sağından topu tavana asan Bergkamp golü attığında, izlediğim en iyi milli takımlardan biri olan Hollanda Fransa 98'de yarı finale yürüyordu. Kulübedeki adam bu topraklara ilk gelişindeki gibi bıyıklıydı ve garip bir şekilde yolu sürekli olarak bizimle kesişiyordu; Fenerbahçe, 1998 elemeleri, 2002 Güney Kore. Guus Hiddink yıllar sonra bu topraklara, aynı ilk gelişindeki gibi, büyük beklentilerle geldi ve garip bir şekilde aradan geçen 20 senede sanki hiçbir şey değişmemiş gibi, tekrar evinin yolunu tutma arefesinde.
Dün akşam bir yerlerde Oktay Mahmuti'nin bir röportajında söylediği "gerçekçi olduğunuz sürece hayal kurmaya, hayallerinizi gerçekleştirmeye imkanınız olur" sözlerini okudum. Belki de onun değildir, önemli değil zaten; bu yazının anafikrini vermesi adına yazmak istedim. Almanya maçını değerlendirirken üzerinde durmaya çalıştığım konuyu burada biraz açacağız; kendimizin ne kadar farkındayız? Guus Hiddink'in karnesine biraz yakından bakalım.
İlk olarak sayısal birkaç veri ile başlayalım ve sorunumuzun ne olduğunu anlamaya çalışalım.
2006 12 maç. Atılan gol: 23, Yenilen gol: 9
2008 12 maç. Atılan gol: 25, Yenilen gol: 11
2010 10 maç. Atılan gol: 13, Yenilen gol: 10
2012 10 maç. Atılan gol: 13, Yenilen gol: 11
Son dört şampiyonanın ön eleme grubu maçlarının gol istatistikleri bunlar. İlginç bir şelikde yediğimiz gol sayılarının birbirine paralel olduğu görülüyor. Attığımız gol sayısında 2 ortalamanın üzerine çıktığımız tek ön eleme grubu katıldığımız 2008 Avrupa Şampiyonası. 2006'da İsviçre'ye play off'ta elenirken, 2010'da ikinciliği Bosna Hersek'e kaptırmıştık. Tablonun kesin bir verisi var; maç başına 1 gol yiyen bir takımımız var. İşin matematiği basit ve tablo bunun da ipuçlarını veriyor: Kazanmak için yediğinizden fazlasını atmanız gerekli ve son dört eleme grubu içerisinde katıldığımız tek turnuva olan 2008'de takım maç başına 2 gol atıyor. Kısacası Guus Hiddink'in Azerbaycan yenilgisinden bu yana dile getirdiği problem doğru: Milli Takım gol atamıyor.
Bu problemin analizleri birçok değişik açıdan yapılabilir pek tabii. Bizim en çok sevdiğimiz kısım diziliştir ama Türk insanı bunun bir oyun formatı olmadığını anlamamak konusunda direttiğinden kendimi tekrar açıklamak için helak etmeyeceğim. Gözüme çarpan bir başka veri vereceğim ve 2008 ile şu anki takımın arasındaki farkı anlatmaya çalışacağım.
Maç başına 2 gol ortalamasıyla oynayan 2008 elemelerindeki takımıda atılan 25 golün 11'i orta saha oyuncularından gelmiş. Geri kalan 14 golün ise 10 tanesi ise Hakan Şükür ve Nihat Kahveci tarafından paylaşılmış. Orta saha oyuncularının en skoreri Tuncay Şanlı. Gelelim bugüne. Şu ana kadar attığımız 12 golün 6'sı yine orta saha oyuncularından gelirken 2 golü de bek oyuncularımız Gökhan ve Hakan atmışlar. Kalan 4 golün 3'ü Burak'ın.
İki sorun göze çarpıyor. Orta saha oyuncularının düşen skorları ve forvet oyuncularının neredeyse dibe vuruşu. Tuncay Şanlı'nın vasıflarını düşünecek ve form olarak en iyi döneminde olduğunu varsayarsak düşen gol sayısını bir nebze anlamlandırmamız mümkün; ancak hücumcularımızdaki düşmenin belirgin bir açıklaması maalesef yok. Fatih Terim de takımın pozisyon bulamayışından değil, atamayışından yakınıyordu ki, problem Hiddink ile aynı.
İçeride oynadığımız Kazakistan ve deplasmandaki Almanya maçını bir kenara bırakacak olursak gerçekten de takımın pozisyona girmekle ilgili bir sıkıntısı olduğunu düşünmüyorum. Özellikle kaybedilen Azerbaycan maçında yenilen gole kadar direkten dönen bir top, altıpasın içerisinden atılamayan net üç gol poziyonu var. Bu dönemden sonra nispeten daha yeni yüzler görmeye başladığımız milli takımda golü atması için görev verilen Burak ilk oynadığı milli maçtan sonra Almanya maçına kadar görevini layığıyla yaptı. Ancak şu anki tablo yetmediğini gösteriyor.
Gelelim Hiddink'in şikayet ettiği bir başka konuya. Takımın ciddi anlamda fiziksel sıkıntıları vardı, Almanya maçında bunu net olarak gördük. Bunun çözülemeyecek bir sorun olmadığı kanaatindeyim; ligler geç başladı, kilit oyuncular yeni yeni dönüyorlar sakatlıktan ve onları oynatmak bir tercihti; maç eksiği çok önemlidir ve Gökhan Gönül ve Servet maç içerisinde bu sorunu ciddi olarak yaşayanlar olarak göze çarptılar. Bu, Hiddink'in seçimidir pek tabii ve şikayetlenme lüksü olamaz; ancak takımın genel olarak fiziksel problem yaşadığı da aşikar ki, bu da Hiddink'in sorumluluğu değildir. Turnuvaya katılma durumunda Hiddink'in sorumluluğu başlar ve aynı Terim'in 2008 öncesinde yaptığı gibi kafasındaki yapıya göre gerekli hamleleri yapması olasılığın ötesindedir.
Üçüncü kısım: Kontrol. Türkiye'deki futbolun en büyük sorunu. Maalesef şu anlaşılmıyor; kontrol oyunu demek, savunma yapmak demek değildir. Önce bunun farkına varmalı insanlar; izleyicilerden önce oyuncular. Dünyadaki oyun buna evrilmiş durumda ve bundan kaçışınız maalesef yok; 90 dakika tam konsantrasyonla ve dikkatle aynı oyunu, aynı düzeyde oynama zorunluluğunuz var. Bu konuyla ilgili eleştirilere Mircea Lucescu şu cevabı vermişti: "Hemen her takım savunma yapmayı bir şekilde öğrendi artık. Kilit gol yememekte. Uluslararası ve üst düzey karşılaşmalarda golü yedikten sonra maçı çevirmeniz ciddi anlamda zorlaşıyor." Maalesef bu sıkıntıyı dile getiren ilk hoca Lucescu değildi; Frank Rijkaard da Türk futbolunu yorumlarken "neler olduğunu anlayamıyorsunuz, bir anda sahada kontrol kaybediliyor, bunu çözmek şart" diyordu. Kısacası Hiddink'in maaşını tartışmak, hor görmek yerine ondan önce de başkalarının işaret ettiği, altını çizdiği noktaları irdelemek ve nasıl çözüm üretilebileceğine dair kafa yormak gerekli.
Sene başına kadar Galatasaray'ın altyapı koordinatörlüğü görevini üstlenen Jan Derks, Galatasaray Dergisi'ne verdiği röportajda şunları söylemişti: "Oyuncularımızın yetenek problemleri yok. Ancak sahada nasıl durmaları, nasıl hareket etmeleri gerektiğini bilmiyorlar. Biz onlara bunları vermeye çalışıyoruz şu an." Bu da Galatasaray özelinden çıkarıp ülke futboluna mal edebileceğimiz ve Hiddink'in söylediği bir başka problem. Neuer, tek bir uzun topla başımızı belaya sokabiliyor. Bunu sadece bize yapmıyor, evet, ancak Almanya kalibresindeki takımlara da yapmıyor ya da yapamıyor. Almanya maçının ertesi günü oynanan U-21 maçının benim açımdan dikkat çeken noktası şu oldu; bireysel kalite olarak ciddi anlamda bizden kötü olan Macaristan maç içerisinde 3-4 sefer 3'e 7 durumda pozisyona girdi. 3 kişiyle hücum ediyorlar ve 7 kişiyle durduramıyoruz; bunun A Milli Takım'da da birçok örneği olduğunu söylememe gerek yok sanırım.
Bununla ilgili bilinen bir örnek alıntılayacağım. Daha önce Noat Samisa Blog'da Tarihi Değiştiren Maçlar Serisi #2 (1989) Milan 5-0 Real Madrid yazısından Arrigo Sacchi ile ilgili bir kısım alıntılayacağım.
***
Sacchi, idman öncesi ve sonrası teorik dersler yapardı. Futbolcularıyla uzun uzun sohbetler eder, daha iyi olmak için yeni fikirler arardı. Saha çalışmaları ise her zaman yorucuydu. Özellikle Hollanda'lılar, takımın her maç rakiplerini ezip geçtiği günlerde Sacchi'nin hala tatmin olmamasına isyan ettiler. Bu kadar fazla çalışmanın, sürekli beraber olmanın, her gün kafalarına rakiplerle ilgili bilgilerin enjekte edilmesinin ve bazen anlamsız gelen fantastik çalışmaların (sahadaki yerleşimi mükemmelleştirmek adına rakipsiz ve topsuz maç yapmak gibi) sebebini sorguluyorlardı. Lakin Sacchi'nin verecek bir yanıtı vardı mutlaka:
''Onları ikna edebileceğimi söyledim. Tassotti, Costacurta, Baresi, Maldini ve Ancelotti'den oluşan 5'liyi 4 + 1 şeklinde sahaya dizdim ve Van Basten ile Gullit'e 8 kişi daha çağırmalarını söyledim. Benim 5 oyuncum ve bir kalecim vardı, onlarsa 10 kişiydi. Bize ilk golü attıklarında maç bitecekti, ama tek farklı kural, topu kazandığımızda onların oyuna yarı sahadan başlamalarıydı. Yarım saat geçtiğinde hala gol yememiştik.''
***
"Guus Hiddink ne verdi?" sorusu da sorulacaktır elbet ama bunun da içinin bir o kadar boş olduğunu söylemekte fayda var. İlk olarak bu bir kulüp takımı değil ve altyapısı bu kadar yetersiz oyuncularla kısa sürede bir ilerleme beklemek abesle iştigal. 20 yaşındaki oyuncuya güvenip Almanya maçında rol vermesi maç dönse "dahice" bulunucakken, maç kaybedildiğinde anlamsız bulunuyorsa, tartışma biçimimizde bir problem var demektir. İlla bir ilerleme isteniyorsa ilginç bir not verelim: Hiddink'e sorulan "Hasan Ali Kaldırım neden seçilmiyor?" sorusuna verdiği yanıt hava toplarındaki etkisizliğiymiş. Garip bir şekilde takım oynadığı ilk ön eleme maçından bu yana duran toplardan gol yemiyor(!). 2 duran top gol yediği Belçika maçının sol beki ise İsmail Köybaşı.
Alt alta topladığımızda ulaşacağımız sonuç belirli kesinlikte; ülke futbolunun isimleri tartışmaktan fazlasına ihtiyacı var. Artık sıkan, her turnuvaya gidilemeyeceği anda konuşulmaya başlanan teknik adam maaşı yerine yerli ve yabancı teknik adamların işaret ettiği problemleri çözmeye ihtiyacımız var. Yoksa ben de, yarım kadar futbol bilmeyen gazetecilerin neden bu kadar para kazandığını sorgulamaya başlarım işin içinden çıkamayız. Lütfen meseleyi futbol olmaktan çıkaran ve başka eksenlere kaydırmaya çalışanlara göz yummayalım. Hiddink'in, bana göre, devam etmesi gerekir, sonuçlar ne olursa olsun. Tekrar aynı kısır döngüyü ve temelsiz, günlük başarıları yaşamaya lüzum yok.
2 yorum:
Ellerine sağlık.. Bir yerde Hiddink iyidir deyip bir kaç şey söyleyince aptal uzaylı durumuna düşer olduk.. Ne kadar çapsız yazar varsa gitsin bize ne verdi diyor. (bugün bi radyoda birisi bende bu kadroyu çıkarırım ve bu kadar puan toplarım dedi) Gidince bikaç sene sonra anılarını anlatır da öğreniriz olan saçmalakları (TV'de de birisi Almanya'ya ilerde bassak maçı alırdık dedi. Ulan hiç Almanya'yı izlemedin mi diyesi geliyor insanın)
Kafasına vura vura Belçika maçını izleteceksin aklı başına gelir belki. Teşekkür ederim :)
Yorum Gönder